Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Mehmet Anıl KORKMAZ
Köşe Yazarı
Mehmet Anıl KORKMAZ
 

Cengiz Dağcı’yı Anmak ve Anlamak

 “…Yaptıklarını ‘halk için yapıyorum’ deme! Öz halkını ‘düşmanlarımla beraberce yok etmek için çalışıyorum’ de! O zaman gerçeği, doğruyu konuşuyor diye kalbimde belki senin için bir acıma ve merhamet duyarım. Yılan olma! Gerçeği söyle!” Evet, sevgili dostlarım, yukarıdaki satırlar, yurdunun alçaklara uğramasının ne demek olduğunu iliklerine kadar hisseden birisinin kaleminden 1972 yılında döküldü. Cengiz Dağcı… Abide-i şahsiyet… Türkistan davasının neferi, gurbette vatan hasreti çekerek son nefesini vermiş bir vatan evladı… Geçen hafta İstanbul’da oldukça anlamlı bir etkinlik icra etti Gelecek Partisi. Sivil Toplum ve Halkla İlişkiler Başkanlığınca organize edilen etkinlik için başta Doç. Dr. Selçuk Özdağ olmak üzere programı organize eden ekipteki tüm arkadaşlara bir Türk genci olarak şükranlarımı sunuyorum. Bugün yazımda sizlerle Cengiz Dağcı’yı yâd edeceğiz, kitaplarını konuşacağız, mücadelesini örnek kılacağız. Kitaplarını konuşacağız çünkü muhteşem bir edebiyatçı. Tam on sekiz roman, yedi hatıra ile bir tane de hikâye ve mektubu edebiyat dünyasına armağan etmiştir. Mücadelesinin örnek kılınmasına gayret edeceğiz çünkü ne durumda vatan toprağı kaybedilir; ne durumda bağımsızlık yitirilir yaşayarak tecrübe etmiş birisi. 1928… Kırımlıların karanlık yıllarının başlangıcı… Tam on yıl boyunca dehşet verici bir aydın katliamıyla kırılıp geçirilen Kırım… Tarihini, dilini, örfünü, töresini ve dinini silip atmak için Sovyet zalimliğinden “Korkunç Yıllar” eserinde şöyle bahsediyor üstad Cengiz Dağcı: - “Akmesçit minarelerinde ilk defa insan görüyorum,” dedim. Köylerde hâlâ ezan okunur, ama Akmesçit... Sözümü bitirmeden Süleyman kalın sesiyle: - “Korkma; onlar minareye ezan okumak için çıkmadı­lar...” dedi. - “Ya ne için?” - “Camiyi yıkacaklar...” Şu an yedi tepesinde ezan sesleri çınlayan şehirlerimizde Allah’a hamd ederken bir an için gözlerimizi kapatıp sabah yolda gelirken görmüş olduğunuz caminin minaresinde iki adam olduğunu hayal edin. Ne kadar kahredici bir sahne değil mi? 1938 yılına kadar tüm fikirsel ileri gelenlerini neredeyse kaybeden halk, tarihler 18 Mayıs 1944’ü gösterdiğinde insanlık tarihinin görmüş olduğu en büyük soykırımlarının birine uğramıştır. Kimi kaynaklara göre 423 bin Kırım Tatar Türk’ü etnik temizliğe maruz bırakılmıştır. Yine zihinsel bir tezahür yapalım. Bu sefer gözlerimizi kapatmayalım. Pür dikkat Doğu Türkistan’a odaklanalım. Doğu Türkistan’da yaşamaya çalışan Uygur Türk’ü kardeşlerimiz seksen yıl önce Kırım Tatar Türk’ü kardeşlerimizin yaşadığı zulmün aynısını yaşamaktalar. Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Müstecib Ülküsal Bey’in Kırım soykırımı ile ilgili şu yazdıklarını unutmak ne mümkün: “18 Mayıs günü bütün Tatarları kamyonlar ve arabalarla istasyonlara taşıyıp kapalı hayvan ve eşya vagonlarına tıktılar ve kapılarını kilitlediler. Bunu yaparken suçlu suçsuz, kadın ihtiyar, genç, çocuk ayırmadılar. Ama aileleri parçaladılar, çocukları ana ve babalardan, eşleri birbirinden ayırdılar. Feryat ve figan içinde, dipçik ve jop darbeleri altında hepsini meçhul yerlere sürdüler. Yanlarına ancak iç çamaşır ve birer örtü almalarına ve birer günlük yiyecek almalarına izin verdiler.” “Onlar da İnsandı” ; Kızıltaş’ta yaşayan bir çekirdek aileyi, Bekir, karısı Esma ve kızları Ayşe’yi merkezine alarak Kırım Türkünün uğradığı zulmü, geçtiği soykırımı ve Kırım Türkünün dağılmasını yansıtan tüyleri diken diken eden bir romandır. Cengiz Dağcı, Müslüman-Türk kimliğini ortadan kaldırmak adına Rusların yaptıkları zulümlerin karşısına Kırım Türkünün ata toprağına bağlılığını çıkarır. Yine “Korkunç Yıllar”da bu bağlılığı şu cümlelerle ifade eder: “Biz bunlara bakıp korkmamalıyız. Düşmanlarımız korksun. Hem de nasıl korkuyorlar. Korkularından bize bu zulümleri yapıyorlar. Korkmasaydılar yapmazdılar. Yüz elli yıldır bizi tüketmeye uğraşıyorlar. Yüz elli yıl! İşte bu yurtta bir avuç Tatar kaldık bizi büsbütün yok etmedikçe içleri rahatlamayacak. Biz mahvolduktan sonra bile, bu sefer ruhumuzun önünde titreyecekler. İyi bak bu yıkıntılara!.. Sen benim evlâdım olmakla beraber, bu toprağın, bu yıkıntıların bir parçasısın... Seni bu toprak doğurdu, bu toprak besledi. Bil ki yalnız değilsin. Büyük bir milletin zengin bir geçmişi ve parlak geleceği seninle beraber. Bahçesaray’dan Kaşgar’a varana kadar binlerce minarelerimiz göklere uzanıyor. Bize Tatar diyorlar, Çerkes diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! Deniz parçalanmaz. Biz Türk-Tatarız.” Sevgili dostlarım, Kırım coğrafyasındaki buhranlı süreçten çıkmış, örfü, âdeti, yaşananları yazmış, korkmadan konuşmuş bir adamdır Cengiz Dağcı. Yaşananlar unutulmasın ve bir daha yaşanmasın diye Sadık Turan’a şöyle bir öğüt veriyor: “ ‘Ben senin okumanı istiyorum, Sadık,’ dedi. ‘Okuyup adam olmanı istiyorum. Sana ihtiyacım olduğunu biliyo­rum; fakat sana muhtaç olan yalnız ben değilim... Bütün millet sana, senin gibi gençlere bakıyor. Bütün milletin sizlere ihtiyacı var...’ ” Genç kardeşlerime sesleniyorum: Okuyun, yazın ve konuşun. Bu üç eylem soydaşlarımızın müreffeh yarınlara ulaşmasını sağlayacaktır. Bu üç eylem Doğu Türkistan’da zulmü durduracaktır. Bu memleketin itaatkâr nesle ihtiyacı yok. Bu memleketin Cengiz Dağcılara, Mehmet Akiflere, Necip Fazıllara ihtiyacı vardır. Yaşananlar size ibret; yaşayanların anlattıkları da gözünüzün önünden ayrılmasın. Ne olduğunuzu, neler yapabileceğinizi hep idrak edin. “Her işine, ‘Türk'üm; onun için yaşıyorum, onun için yapıyorum’ diye başlarsan sana lüzumlu kuvveti, kabiliyeti, damarlarındaki kanda bulursun." Ne güzel öğütlemiş Cengiz Dağcı. Cengiz Dağcı, roman yazmayı kendisine bir görev olarak görüyordu. Katledilen Kırım aydınlarının bayrağını yerden kaldıracak, Kırım’daki Türk’ün dramını dünyaya haykıracak ve kendisinden sonraki nesle bayrağı romanları sayesinde devredecekti. Bunu yaparken de önce diline sahip çıktı. Rusça yazabilirdi, yazmadı. Göç etmek zorunda kaldığı İngiltere’de eserlerini İngilizce yazabilirdi, yazmadı. Bütün eserlerini Türkiye Türkçesiyle kaleme alma erdemini göstererek bu noktada da imzasını atmıştır. Toprak dediğin ayağın bastığı yerdir. Vatan ise o toprağa kattığın anlamlardır. Vatan kimi zaman anadır, kimi zaman eş, kimi zaman evlattır. Rahmetli Dağcı, bakın “Badem Dalına Asılı Bebekler” eserinde toprağı vatan haline getirilmesini nasıl güzel vurgulamıştır: “Bu toprağı kimseye veremeyiz. Topraksız biz, biz olmaktan çıkarız. İnsanlığımız beş paralık olur. Bu toprağın her karış yerinde bizim izlerimiz var. Bizim ellerimiz altında yeşerdi bu toprak… Bu toprak, topraktan öte bir şey, canımız bizim.” Mükemmel imkânlar da sunuluyor olsa da vatan toprağından ayrı kalacak birinin iç dünyasında yaşayacağı hezeyanı ise şu satırlarda kaleme almıştır: “Ayrık otlar bastırdı her yerini. Tarlalara girilmez oldu. Neden mi? Bu toprakları bırakıp gittiler de ondan. Bu topraklar üstünde yaşatmadılar demesinler bana! Kırıp kestiler, öldürdüler derseler, ala derim… Kırıp kestiler elbet. Ama kırıp kesilenler bu topraklarda kaldılar. Biz bu topraklarda yaşadıkça insanız oğlum. Sağdan soldan haberler geliyor gene; toprağı elimizden alacaklarmış. Alacaklarsa canlarımızı alacaklar, toprağı değil. Sen az daha büyü hele; bu toprağın sırtını eşele, tarlaya gübre taşı, verimli yıllarda yüreğin sevinsin, verimsiz yıllarda yüreğin yansın; toprağa alın terini dök, sonra biri gelip sen bu topraklar üzerinde yaşamayacaksın; seni, eline ayağına kelepçeler takıp uzak ve belirsiz yerlere süreceğiz desin, bakayım o zaman nasıl laf edersin.” Evet, hemen her yazımda bunu sürekli vurguluyorum: Başka bir Türkiye yok. Bugün yurdunda zulüm gören bir Suriyeli, Bir Afgan buraya ülkemize gelebiliyor. Yurdunda açlık çeken bir Afrikalı ülkemize gelebiliyor. Peki ya biz nereye gidebiliriz? Geçtiğimiz haftalarda coşkuyla andığımız İstanbul’dan düşman askerlerinin çıkarılışının yıl dönümü bize buradan başka gidecek yerimiz olmadığını ispatlamıyor mu? Türkiye Türkleri olan bizler bu coğrafyada son geri çekilme yeri olarak Sakarya nehrini seçip; orada hat müdafaasını terk edip satıh müdafaasına geçmedik mi? Bunu Gazi Mustafa Kemal neden hedef olarak koydu? Çünkü Türkiye Türklerinin gidebilecekleri başka bir yeri kalmamıştı. Yüz yıl önce de bu durum böyleydi; yüz yıl sonra da böyle olacaktır. Başka bir Türkiye yok sevgili kardeşlerim. Bunun idrakinde olacağız. Bu milleti öz yurdunda kutuplaştırma gayretleri hiç bitmeyecek. Buna “yaptıklarını halk için yaptıklarını” iddia eden kişiler de bilerek veya bilmeyerek alet olabilir. Aklınıza gelen tüm ihanetleri bu topraklar bin yıldır yaşamakta ve yaşamaya da devam edecektir. Biz ise bu durumda sadece vazifelerimize odaklanacağız. Ne mi yapacağız? Cengiz Dağcı’nın eserlerini okuyacağız, bunları Mehmet Akif’in gözyaşlarıyla yazdığı İstiklal Marşımız ile harmanlayacağız ve bu minvalde hiç durmadan çalışacağız. Bu arada yazmadan geçemeyeceğim, “Cengiz Dağcı’yı neden devletçe anmadık? Neden iktidar ortakları birer anma töreni düzenlemediler?” diye de tüm hafta sonu düşünüp durdum. Cevabını bilen okuyucularımız elektronik posta yoluyla ulaşsınlar lütfen.
Ekleme Tarihi: 15 Ekim 2021 - Cuma

Cengiz Dağcı’yı Anmak ve Anlamak

 “…Yaptıklarını ‘halk için yapıyorum’ deme! Öz halkını ‘düşmanlarımla beraberce yok etmek için çalışıyorum’ de! O zaman gerçeği, doğruyu konuşuyor diye kalbimde belki senin için bir acıma ve merhamet duyarım. Yılan olma! Gerçeği söyle!”

Evet, sevgili dostlarım, yukarıdaki satırlar, yurdunun alçaklara uğramasının ne demek olduğunu iliklerine kadar hisseden birisinin kaleminden 1972 yılında döküldü. Cengiz Dağcı… Abide-i şahsiyet… Türkistan davasının neferi, gurbette vatan hasreti çekerek son nefesini vermiş bir vatan evladı…

Geçen hafta İstanbul’da oldukça anlamlı bir etkinlik icra etti Gelecek Partisi. Sivil Toplum ve Halkla İlişkiler Başkanlığınca organize edilen etkinlik için başta Doç. Dr. Selçuk Özdağ olmak üzere programı organize eden ekipteki tüm arkadaşlara bir Türk genci olarak şükranlarımı sunuyorum.

Bugün yazımda sizlerle Cengiz Dağcı’yı yâd edeceğiz, kitaplarını konuşacağız, mücadelesini örnek kılacağız.

Kitaplarını konuşacağız çünkü muhteşem bir edebiyatçı. Tam on sekiz roman, yedi hatıra ile bir tane de hikâye ve mektubu edebiyat dünyasına armağan etmiştir. Mücadelesinin örnek kılınmasına gayret edeceğiz çünkü ne durumda vatan toprağı kaybedilir; ne durumda bağımsızlık yitirilir yaşayarak tecrübe etmiş birisi.

1928… Kırımlıların karanlık yıllarının başlangıcı… Tam on yıl boyunca dehşet verici bir aydın katliamıyla kırılıp geçirilen Kırım… Tarihini, dilini, örfünü, töresini ve dinini silip atmak için Sovyet zalimliğinden “Korkunç Yıllar” eserinde şöyle bahsediyor üstad Cengiz Dağcı:

- “Akmesçit minarelerinde ilk defa insan görüyorum,” dedim. Köylerde hâlâ ezan okunur, ama Akmesçit... Sözümü bitirmeden Süleyman kalın sesiyle:

- “Korkma; onlar minareye ezan okumak için çıkmadı­lar...” dedi.

- “Ya ne için?”

- “Camiyi yıkacaklar...”

Şu an yedi tepesinde ezan sesleri çınlayan şehirlerimizde Allah’a hamd ederken bir an için gözlerimizi kapatıp sabah yolda gelirken görmüş olduğunuz caminin minaresinde iki adam olduğunu hayal edin. Ne kadar kahredici bir sahne değil mi?

1938 yılına kadar tüm fikirsel ileri gelenlerini neredeyse kaybeden halk, tarihler 18 Mayıs 1944’ü gösterdiğinde insanlık tarihinin görmüş olduğu en büyük soykırımlarının birine uğramıştır. Kimi kaynaklara göre 423 bin Kırım Tatar Türk’ü etnik temizliğe maruz bırakılmıştır. Yine zihinsel bir tezahür yapalım. Bu sefer gözlerimizi kapatmayalım. Pür dikkat Doğu Türkistan’a odaklanalım. Doğu Türkistan’da yaşamaya çalışan Uygur Türk’ü kardeşlerimiz seksen yıl önce Kırım Tatar Türk’ü kardeşlerimizin yaşadığı zulmün aynısını yaşamaktalar.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Müstecib Ülküsal Bey’in Kırım soykırımı ile ilgili şu yazdıklarını unutmak ne mümkün:

“18 Mayıs günü bütün Tatarları kamyonlar ve arabalarla istasyonlara taşıyıp kapalı hayvan ve eşya vagonlarına tıktılar ve kapılarını kilitlediler. Bunu yaparken suçlu suçsuz, kadın ihtiyar, genç, çocuk ayırmadılar. Ama aileleri parçaladılar, çocukları ana ve babalardan, eşleri birbirinden ayırdılar. Feryat ve figan içinde, dipçik ve jop darbeleri altında hepsini meçhul yerlere sürdüler. Yanlarına ancak iç çamaşır ve birer örtü almalarına ve birer günlük yiyecek almalarına izin verdiler.”

“Onlar da İnsandı” ; Kızıltaş’ta yaşayan bir çekirdek aileyi, Bekir, karısı Esma ve kızları Ayşe’yi merkezine alarak Kırım Türkünün uğradığı zulmü, geçtiği soykırımı ve Kırım Türkünün dağılmasını yansıtan tüyleri diken diken eden bir romandır. Cengiz Dağcı, Müslüman-Türk kimliğini ortadan kaldırmak adına Rusların yaptıkları zulümlerin karşısına Kırım Türkünün ata toprağına bağlılığını çıkarır. Yine “Korkunç Yıllar”da bu bağlılığı şu cümlelerle ifade eder:

“Biz bunlara bakıp korkmamalıyız. Düşmanlarımız korksun. Hem de nasıl korkuyorlar. Korkularından bize bu zulümleri yapıyorlar. Korkmasaydılar yapmazdılar. Yüz elli yıldır bizi tüketmeye uğraşıyorlar. Yüz elli yıl! İşte bu yurtta bir avuç Tatar kaldık bizi büsbütün yok etmedikçe içleri rahatlamayacak. Biz mahvolduktan sonra bile, bu sefer ruhumuzun önünde titreyecekler. İyi bak bu yıkıntılara!.. Sen benim evlâdım olmakla beraber, bu toprağın, bu yıkıntıların bir parçasısın... Seni bu toprak doğurdu, bu toprak besledi. Bil ki yalnız değilsin. Büyük bir milletin zengin bir geçmişi ve parlak geleceği seninle beraber. Bahçesaray’dan Kaşgar’a varana kadar binlerce minarelerimiz göklere uzanıyor. Bize Tatar diyorlar, Çerkes diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! Deniz parçalanmaz. Biz Türk-Tatarız.”

Sevgili dostlarım, Kırım coğrafyasındaki buhranlı süreçten çıkmış, örfü, âdeti, yaşananları yazmış, korkmadan konuşmuş bir adamdır Cengiz Dağcı. Yaşananlar unutulmasın ve bir daha yaşanmasın diye Sadık Turan’a şöyle bir öğüt veriyor:

“ ‘Ben senin okumanı istiyorum, Sadık,’ dedi. ‘Okuyup adam olmanı istiyorum. Sana ihtiyacım olduğunu biliyo­rum; fakat sana muhtaç olan yalnız ben değilim... Bütün millet sana, senin gibi gençlere bakıyor. Bütün milletin sizlere ihtiyacı var...’ ”

Genç kardeşlerime sesleniyorum: Okuyun, yazın ve konuşun. Bu üç eylem soydaşlarımızın müreffeh yarınlara ulaşmasını sağlayacaktır. Bu üç eylem Doğu Türkistan’da zulmü durduracaktır. Bu memleketin itaatkâr nesle ihtiyacı yok. Bu memleketin Cengiz Dağcılara, Mehmet Akiflere, Necip Fazıllara ihtiyacı vardır. Yaşananlar size ibret; yaşayanların anlattıkları da gözünüzün önünden ayrılmasın. Ne olduğunuzu, neler yapabileceğinizi hep idrak edin. “Her işine, ‘Türk'üm; onun için yaşıyorum, onun için yapıyorum’ diye başlarsan sana lüzumlu kuvveti, kabiliyeti, damarlarındaki kanda bulursun." Ne güzel öğütlemiş Cengiz Dağcı.

Cengiz Dağcı, roman yazmayı kendisine bir görev olarak görüyordu. Katledilen Kırım aydınlarının bayrağını yerden kaldıracak, Kırım’daki Türk’ün dramını dünyaya haykıracak ve kendisinden sonraki nesle bayrağı romanları sayesinde devredecekti. Bunu yaparken de önce diline sahip çıktı. Rusça yazabilirdi, yazmadı. Göç etmek zorunda kaldığı İngiltere’de eserlerini İngilizce yazabilirdi, yazmadı. Bütün eserlerini Türkiye Türkçesiyle kaleme alma erdemini göstererek bu noktada da imzasını atmıştır.

Toprak dediğin ayağın bastığı yerdir. Vatan ise o toprağa kattığın anlamlardır. Vatan kimi zaman anadır, kimi zaman eş, kimi zaman evlattır. Rahmetli Dağcı, bakın “Badem Dalına Asılı Bebekler” eserinde toprağı vatan haline getirilmesini nasıl güzel vurgulamıştır:

“Bu toprağı kimseye veremeyiz. Topraksız biz, biz olmaktan çıkarız. İnsanlığımız beş paralık olur. Bu toprağın her karış yerinde bizim izlerimiz var. Bizim ellerimiz altında yeşerdi bu toprak… Bu toprak, topraktan öte bir şey, canımız bizim.”

Mükemmel imkânlar da sunuluyor olsa da vatan toprağından ayrı kalacak birinin iç dünyasında yaşayacağı hezeyanı ise şu satırlarda kaleme almıştır:

“Ayrık otlar bastırdı her yerini. Tarlalara girilmez oldu. Neden mi? Bu toprakları bırakıp gittiler de ondan. Bu topraklar üstünde yaşatmadılar demesinler bana! Kırıp kestiler, öldürdüler derseler, ala derim… Kırıp kestiler elbet. Ama kırıp kesilenler bu topraklarda kaldılar. Biz bu topraklarda yaşadıkça insanız oğlum. Sağdan soldan haberler geliyor gene; toprağı elimizden alacaklarmış. Alacaklarsa canlarımızı alacaklar, toprağı değil. Sen az daha büyü hele; bu toprağın sırtını eşele, tarlaya gübre taşı, verimli yıllarda yüreğin sevinsin, verimsiz yıllarda yüreğin yansın; toprağa alın terini dök, sonra biri gelip sen bu topraklar üzerinde yaşamayacaksın; seni, eline ayağına kelepçeler takıp uzak ve belirsiz yerlere süreceğiz desin, bakayım o zaman nasıl laf edersin.”

Evet, hemen her yazımda bunu sürekli vurguluyorum: Başka bir Türkiye yok. Bugün yurdunda zulüm gören bir Suriyeli, Bir Afgan buraya ülkemize gelebiliyor. Yurdunda açlık çeken bir Afrikalı ülkemize gelebiliyor. Peki ya biz nereye gidebiliriz? Geçtiğimiz haftalarda coşkuyla andığımız İstanbul’dan düşman askerlerinin çıkarılışının yıl dönümü bize buradan başka gidecek yerimiz olmadığını ispatlamıyor mu? Türkiye Türkleri olan bizler bu coğrafyada son geri çekilme yeri olarak Sakarya nehrini seçip; orada hat müdafaasını terk edip satıh müdafaasına geçmedik mi? Bunu Gazi Mustafa Kemal neden hedef olarak koydu? Çünkü Türkiye Türklerinin gidebilecekleri başka bir yeri kalmamıştı. Yüz yıl önce de bu durum böyleydi; yüz yıl sonra da böyle olacaktır.

Başka bir Türkiye yok sevgili kardeşlerim. Bunun idrakinde olacağız. Bu milleti öz yurdunda kutuplaştırma gayretleri hiç bitmeyecek. Buna “yaptıklarını halk için yaptıklarını” iddia eden kişiler de bilerek veya bilmeyerek alet olabilir. Aklınıza gelen tüm ihanetleri bu topraklar bin yıldır yaşamakta ve yaşamaya da devam edecektir. Biz ise bu durumda sadece vazifelerimize odaklanacağız. Ne mi yapacağız? Cengiz Dağcı’nın eserlerini okuyacağız, bunları Mehmet Akif’in gözyaşlarıyla yazdığı İstiklal Marşımız ile harmanlayacağız ve bu minvalde hiç durmadan çalışacağız.

Bu arada yazmadan geçemeyeceğim, “Cengiz Dağcı’yı neden devletçe anmadık? Neden iktidar ortakları birer anma töreni düzenlemediler?” diye de tüm hafta sonu düşünüp durdum. Cevabını bilen okuyucularımız elektronik posta yoluyla ulaşsınlar lütfen.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve nehaberankara.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.